Bedri Ruhselman – Ilahi Nizam ve Kainat

Madde, bütün tesirlere zemin teşkil eden ve muhtelif nisbetlerde bu tesirlere cevap veren bir unsurdur. Bu bilginin içinde saklı olan bir mânâ da şudur: Madde, kendi kendine hiçbir harekete geçmek veya en iptidaî bir faaliyet göstermek kudretinde değildir. Onda kendi kendine bir oluş veya yapış imkânı yoktur. Yâni madde ancak kendisine gelen tesirleri bekler ve bu tesirlerin istikametlerine göre hâller, şekiller, durumlar alır. Şu hâlde herhangi bir maddenin her türlü tesirden azade bir hâlini -farzı muhal olarak- düşünürsek bu maddenin hiçbir şekle, hiçbir hâle sahip olmayacağını kabul etmemiz lâzım gelir. İşte insan idraki ve tasavvuru dışında kalan, böyle bütün hâl ve şekillerinden tecerrüt etmiş bir maddeye amorf madde veya aslî madde deriz. Demek ki amorf maddede: a – Hiçbir hareket eseri yoktur. O, maddenin mutlak ve tam bir hareketsizlik hâlidir. b – Maddelerde görünen bütün hususiyetler ve vasıflar ancak onlardaki hareketlerin tezahürlerinden ibaret olduğuna göre, mutlak hareketsizlik hâli demek olan amorf maddenin ne şekli, ne hususiyeti, ne de vasıfları bahis mevzuu olamaz. c – Bu durumda olan bir hâlin idraki mümkün olamayacağından, amorf madde mevcut olmakla beraber, insanlar için yok demekle müsavi olur. d – Amorf veya aslî madde -mutlak hareketsizlik olan mahiyetinden dolayı- kendi kendine hiçbir hareket, hiçbir kıpırdanış yapamayacağı için dışarıdan hiçbir tesir gelmeden, onun kendiliğinden harekete geçmesi ve maddedeki hareketlerin birer neticesi olan şekilleri, hâlleri ve tezahürleri arz etmesi imkânsız olur. Bütün bu bilgilerden sonra kolaylıkla anlaşılır ki insanların madde diye anladıkları ve kıymetlendirdikleri şeyler, dışarıdan gelen tesirlerin madde bünyesindeki imkânlarla husule getirdikleri çeşitli hareketlerin tezahürleridir, amorf maddenin bizzat kendisi değildir. * * * Bu şekillerin ve durumların incelik, kabalık veya basitlik, mudillik hâllerine göre, muhtelif idraklere ve görüşlere hedef olabilen kısımları vardır. Yüksek ve karışık hareket tezahürleriyle görünen maddeler o nisbette mudil ve inkişaf etmiş durumlar arz ederken, az ve basit hareketlerle kendilerini gösterenler de o kadar iptidaî ve basit vasıflarla temayüz ederler. Demek ki maddeler en basit hareketlere mâlik iptidaî hâllerinden, en mudil hareketlerle muttasıf yüksek durumlarına kadar sayısız inkişaf derecelerinde çeşitli kıymetler gösterirler. Şu hâlde, en basit madde demek, ilk hareketlerle amorf maddeden ayrılarak ilk şeklini almış bir madde hâli demektir. Buna mukabil yüksek, mudil madde demek de sayısız, çeşitli hareket kombinezonları ve tarzlarıyla karışık durumlar ve şekiller almış madde hâli demektir. * * * Burada teknik bir bilgi olarak şunu ilave edelim ki, maddelerin ince-kalın hâlleriyle, basit-mudil hâlleri mefhumlarını birbirine karıştırmamalıdır. Maddenin basitlik-mudillik farkları, onların bünyelerini teşkil eden hareket mudilelerinin az veya çok karışık veya inkişaf etmiş olmalarından ileri gelir. Eğer bir maddenin madde kombinezonları, bünyesini kuran değerler, yâni hareketler fazla, zengin ve karışık ise o madde o kadar mudil olur. Ve basitlikten o kadar uzaklaşmış bulunur. Hâlbuki incelik ve kalınlık mefhumu bu mânâyı taşımaz. Burada maddenin içindeki terkip ve değer miktarlarının azalıp çoğalması bahis mevzuu değildir. Binaenaleyh bir maddenin inceliği, kalınlığı onun inkişaf durumunu, yâni amorf maddeye uzaklık ve yakınlık derecesini göstermez. Dışarıdan gelen kuvvetli tesirlerle bazan bir madde bütününün cüzüleri arasındaki bağlar artar ve kuvvetlenir, hattâ hareketleri tahdit edilecek şekilde bu cüzüler birbirlerine yaklaşır. Bu yüzden bunların hareketlerine tesir etmek için -onları bu derece sıkıştıracak kadar kuvvetli olan tesirleri yenmeye kâfi gelecek derecede- kuvvetli tesirler yollamak lâzım gelir. İşte bu maddeler kesif, kaba hâller arz ederler. Buna mukabil, madde bütününün cüzüleri arasındaki bağlar zayıf olursa bu cüzülerin gevşek irtibatları, onların aralarında daha geniş mesafelerin kalmasını intaç eder. Ve bu cüzüler az ve zayıf tesirlerden de müteessir olurlar. Binaenaleyh, onlara tesir etmek evvelki kaba maddelere tesir etmekten daha kolay olur. Çünkü onları bu hâlde tutan tesirler kuvvetli değildir. Bu sebepten onları daha kolaylıkla yenmek mümkündür. Bunlar da seyyal dediğimiz ince maddelerdir. Şu hâlde, her safhada bulunan basit veya mudil maddeler, safhalarını değiştirmeden inceltilip kabalaştırılabilirler. Buna misal olarak suyu gösteririz. Buhar, su ve buz hâlleri, aralarında incelik ve kabalık farkları gösterirler. Fakat bunların her üçü de amorf maddeye uzaklıkları aynı derecede olan ve aynı mudillik kademesinde bulunan su maddesinden başka bir şey değildir. Keza bazan mudil bir madde, nisbeten kendisinden basit olan diğer bir maddeye nazaran daha kaba olabilir. Meselâ demir maddesi, oksijenden daha mudildir, fakat ondan daha kesif ve kabadır. * * * İnsanlar asgar ve azam namütenahi noktalar arasında uzanıp giden hareketlerin -basitlik ve mudilliği zincirinde- ancak muayyen hudut dahilindeki birkaç madde halkasının şekil ve hâllerini görüp idrak edebilirler. Bu hâller ve şekiller; hareketlerin azlığı veya basitliği itibarıyla, iptidaîleşip aşağılara doğru inerek bir hadde gelince, insan idrakinin alıcı sahasından uzaklaşmaya başlarlar. Ve nihayet tamamıyla kaybolurlar. Keza, yukarı taraflara doğru da madde zincirinin halkaları gittikçe artan ve mudilleşen hareketlerle yükselir ve inkişaf ederken, gene insan idraki onları bir noktadan itibaren tamamıyla kaybeder. Zira ne bu hududun alt tarafındaki, ne de üst tarafındaki madde durumlarını neticelendiren hareket keyfiyet ve kemiyetlerini, dünya maddesinin beyin cevherine bağlı hiçbir insan zekâsı ve idraki kavrayamaz. Bunun içindir ki insanlar, kâinat maddelerinin namütenahi uzanan zincirindeki birkaç halkadan gayrisini anlamaya ve kendilerine göre el ile tutulurcasına mütalaa mevzuu yapabilmeye muktedir olamamışlardır. Zaten bâzılarının, bâzı yüksek maddî tezahür imkânlarını ret ve inkâr etmelerinin başlıca sebebi de budur. * * * Kâinatın ilk madde hâlinden astronomik âlemimize doğru yürünen madde inkişafı yolunda, insanlar için anlaşılması mümkün olmayan karanlık bir saha vardır. Bu saha kaba, dağınık, amorf bir madde bütününden ibarettir. Bu kaba vasatta, teşekkül etmiş madde formasyonları yoktur. İşte bu sahayı müteakip bir menzil gelir ki bu menzil hidrojen âleminin başlangıcını teşkil eden ilk hidrojen atomudur. Fakat bu ismi, insanlar ilk atoma hidrojen dedikleri için kullanıyoruz, hakikatte, bahsettiğimiz ve bundan sonra da ilk hidrojen atomu diye bahsedeceğimiz madde, insanların tanıdıkları (H) atomu değildir. İnsanlarca bilinen bu atom, buradaki atomun çok inkişaf etmiş mudil ve ileri bir hâlidir. İnsanlar bu ilk hidrojen atomunu henüz tanımamaktadırlar. Dünyamızın ve küreleri ile, manzumeleri ile, nebülözleri ile bütün astronomik âlemimizin madde hâl ve şekilleri, bu hidrojen atomunun inkişaf etmiş durumlarının çeşitli kombinezonlarından meydana gelmiştir. Dünyamızı teşkil eden elemanların altında ve üstünde diğer öyle elemanlar daha vardır ki, bunlar insanların idrak sahasından çok uzaktadırlar. İnsanların tanımadıkları dünya atomunun en ileri inkişaf safhaları arasında bulunan bu elemanlar, onların tanıdıkları atomun fevkinde, bambaşka yapıda ve kalitede cevher hâlleri arz ederler. Maddelerin bu hâllerinden bedenli varlıklar, yâni insanlar idrakleri ile istifade edemiyorlarsa, çoğu kere bunları daha üstün varlıkların da yardımı ile otomatik olarak kullanmaktadırlar. Buna basit bir misal olarak bir insan kafasından diğer insan kafasına geçen fikir vibrasyonlarını gösteririz. Fikir vibrasyonları, insanların tanımakta oldukları maddelerin üstünde bulunan ve dünyada mevcut olan bir madde hâlidir. Keza, asırlardan beri dünyada muhtelif spiritüalist ekollerin çeşitli isimlerle anıp da bir türlü izah edemedikleri ve mahiyetini anlayamadıkları perispri denilen şey de gene dünyada bulunup insanlar tarafından bilinmeyen madde hâllerinden birisidir. Bunlar gibi, dünyada mevcut olup insanların tanımadıkları gene madde enerjilerinin bâzıları da sempati, sevgi, antipati, kin, korku, sevinç, gurur, haset, hodkâmlık gibi subjektif ruhî durumlardır denilip geçiliveren hâllerdir. * * * Kâinat bir bütündür. Bu bütün; dünyalar, manzumeler, âlemler dediğimiz birbirinden farklı birtakım cüzülerden müteşekkildir. Kâinatta her âlemin kendisine mahsus bir hususiyeti vardır. Ve bu hususiyetler ruhların tekâmül ihtiyaçlarına göre ayarlanmıştır. İşte aslî madde veya madde cevheri dediğimiz şey, bu kâinat bütününün ana maddesini, mayasını teşkil eden mutlak hareketsizlik ve şekilsizlik ile muttasıf amorf bir madde hâlidir. Bu cevher ilk harekete geçtiği andan itibaren gittikçe mudilleşerek, birbirine nisbetle daha yüksek karakter değişmeleri ile müterafık safhaları meydana getirir. Biz bu madde safhalarına, madde kâinatını dolduran ve birbirine nazaran değişik hususiyetler arz eden âlemlerin birer çekirdeği veya aslî maddesi deriz. Zira birbirinden daha münkeşif tezahürlere vasat olan bu âlemlerin aslî maddeleri, ancak kendi âlemlerine mahsus hareket ve şekilleri meydana getirebilmek kabiliyetindedirler. İşte her âlemin ilk maddesi veya atomu, kâinat aslî cevherinin ilk hâlinden kâinat bütününe kadar yükselen yürüyüşünde, varmış olduğu menzillerden birisidir ki bu menzillerin her biri o âlemin karakterini bünyesinde taşır. * * * Herhangi bir âlemin aslî maddesi, o âlemin ilk maddesidir. O ilk maddede, o âleme mahsus bütün hâl ve şekillerin özü mevcuttur. Bu hâl ve şekilleri meydana getiren unsur da harekettir. Hareketlerin mahiyet ve karakterleri ise her âlemin kendi hususiyetlerini doğuracak tarzda değişiktir. Yâni her âleme mahsus ayrı hareket tarzı vardır. Binaenaleyh bir âlemin ilk aslî maddesi olan atom veya çekirdek; o âlemin henüz hareketlerini izhar etmediğinden, o âlem için hareketsiz ve amorf durumda bulunur. Bu ilk atomlar, ilk hareketleri göstermek, çeşitlendirmek, arttırmak ve süratlendirmek suretiyle o âleme mahsus bütün hâl ve şekilleri yavaş yavaş meydana getirirler. Maddelerin, yukarıdan aşağıya indikçe hareketten hareketsizliğe, faaliyetten atalete doğru yürümelerinin değişmez bir kaide hâlinde görünmesi de bu hakikatin ilmî müşahedesini teşkil eder. En yüksek ve münkeşif maddeler, hareketleri en mudil ve çok olanlardır. Buna mukabil, maddeler inkişaf hiyerarşisinde aşağılara doğru indikçe hareketleri azalır, basit hâllere rücu ederler ve nihayet o âlemdeki hareket imkânlarına nisbetle sıfıra yakın bir durum alırlar. * * * Aşağılara inildikçe hareketlerin azalması kıymetli diğer bir müşahedeyi daha verir. Madde hareketlerinin azalması ve basitleşmesi, maddelerin iptidaîleşmesini mucip olduğu gibi, o maddeye dışarıdan gelen tesirlerin azalması ve basitleşmesi de madde hareketlerinin o nisbette azalmasını ve basitleşmesini neticelendirir. Meselâ hidrojen ve uranyum atomunun bünyesini müşahede edenler bu hakikati orada görürler. Hidrojen atomu sayısız keyfiyet ve kemiyetteki hareketlerle muttasıf bir madde hâlidir. Bu atomun daha mudil şekli olan uranyum atomu bunun birçok misli kere fazla ve mudil hareketleri sinesinde taşır. Keza, bir hidrojen atomunun etrafına yaptığı tesir uranyumunkinden daha azdır. İşte uranyumun hidrojene nazaran etrafına yaptığı tesirlerin yüksekliği ve fazlalığı onun, hidrojenden daha çok tesirler almakta olduğunu gösterir. Tesirler ancak, maddelerde tevlit ettikleri hareketlerle tezahür ettiklerinden uranyum atomunun hareketleri hidrojeninkinden daha çok ve mudildir. Binaenaleyh burada uranyumun, etrafına fazla tesir göndermesi fazla tesirler almakta olduğunu, yâni kendisine gelen tesirlerin o nisbette reaksiyonlarını göstermekte bulunduğunu ifade eder. Zira hiçbir tesir tek taraflı değildir ve maddede ne aksiyonsuz reaksiyon olur, ne de cevapsız kalan aksiyon bulunur. * * * Bütün hâl değiştirmeler, bütün şekil almalar ve şekil değiştirmeler ancak hareketlerle ve hareketlerin çeşitlenmeleri ile mümkün olur. Böyle olunca âlemimizin henüz hiçbir hareketini göstermeyen aslî maddesinin de dünyamıza mahsus hiçbir hâl ve şeklinin hemen hemen mevcut olmaması gerekir. Bu yüzden ona, âlemimizin amorf, yâni şekilsiz maddesi diyoruz. Şu hâlde aslî madde, dünyamızın idraki karşısında ancak nazarî olarak düşünülüp kabul edilebilen ve görünürde yokluk ifade eden bir realitedir ki bu realitenin, dünyamıza mahsus çeşitli formlarını alabilmesi için, arz küresine ait bir sürü değer kazanması ve inkişaf kademelerinden geçmiş olması lâzım gelir. * * * Bu bilgileri verdikten sonra, aslî maddenin mühim olan ikinci hususiyetine geçiyoruz. İnsanlar şunu düşünebilirler: Nasıl oluyor da nisbeten âtıl ve hareketsiz olduğu hâlde, yâni âlemimizin hareketlerinden mahrum bulunduğu hâlde aslî madde sonradan sayısız hareketlerle şekiller alarak birtakım inkişaf safhası geçirmeye başlıyor? Bu sualin cevabını verirken, aslî maddenin yukarıda bahsettiğimiz ikinci hususiyetini de belirtmiş olacağız. Burada herkesin görebileceği bir misalle işe başlayacağız. Şu masanın üzerinde hareketsiz olarak duran bir kalem var. Bu kalem -bünyesinde sayısız hareket mudilelerini taşımakla beraber- odadaki kaba maddelere ve görüş ölçülerimize nisbetle herhangi bir hareketten mahrum bulunmaktadır, yâni kımıldamamaktadır. Şimdi, bu kalemi parmağımızla biraz itersek o, yerinden oynar ve ileriye doğru kayar, yâni hareket eder. Bu müşahede, dışarıdan gelen bir tesirle maddenin nasıl harekete geçmekte olduğunu gösterir. Eğer burada tesir makamında bulunan parmağımız kalemi itmese idi o, kendi kendine bu hareketi yapmayacaktı. Aslî maddenin evvelce bahsetmiş olduğumuz birinci hususiyeti budur. Fakat parmağımızla kalemi ittiğimiz zaman onun buna derhal cevap verdiğini, yâni bir aksiyona karşı hemen reaksiyon gösterdiğini de müşahede ediyoruz. Burada onun, parmağımıza karşı bir mukavemeti mevcut olmasaydı hareket etmesi de mümkün olamazdı. O zaman parmağımız, meselâ dumanın içinde yürüyen bir cisim gibi geçip giderdi. O hâlde -bizâtihi hareketsizliği ile beraber- dışarıdan gelen herhangi bir harekete derhal cevap vermek imkânı da kalemde mevcuttur. Ve bu da onun ikinci hususiyetini teşkil etmektedir. Demek ki kendi kendine harekete geçmeye muktedir olmayan, daha doğrusu kendisinde hareket bulunmayan atalet hâlindeki aslî madde; dışarıdan gelen herhangi bir tesire cevap verip o tesir istikametinde hareket etmek imkânına mâliktir. Her hareket de kendisine mukavemet sathı teşkil edebilecek, yâni kendisi ile sempatize olabilecek diğer maddelere karşı bir tesir demek olduğuna göre, bu bilgiyi şu formülle ifadelendiririz: Bizâtihi hareketsiz, şekilsiz ve tesirsiz olan ve kendi kendine hareket etmekten âciz bulunan aslî madde; dışarıdan kendisine gelen her tesire karşı o tesirin şekliyle, istikameti ile, derecesiyle ve şiddeti ile mütenasip olarak harekete geçmek ve etrafındakilere tesir etmek kabiliyetine sahiptir. Yâni maddede kendiliğinden enerji çıkarmak kudreti yoktur. Fakat dıştan gelen tesirle hareket etmek ve enerji tezahürü göstermek imkânları mevcuttur. Dışarıdan vâkı olan bir tesirle aslî maddede husule getirilen reaksiyon, yâni mukabil hareket, o tesir kesildikten sonra devam etmez. Burada gene yukarıki misale dönelim. Hareketsiz duran kaleme parmağımızı yavaşça dokunduralım, çok hafif bir tazyikle onu itmeye başlayalım. Elimizi durdurduğumuz zaman onun da hemen durduğunu, tekrar eski hareketsiz hâline döndüğünü görürüz. Şu hâlde bu kalem ancak parmağımızın tesirinin devamı boyunca hareket hâlini muhafaza ediyor, bu tesir ortadan kalktığı anda hareket imkânını kaybediyor. Eğer parmağımızla ona kuvvetlice bir fiske vurursak, kalem ancak bu fiske tesirinin devamı müddetince hareket eder, tesirin şiddeti kaybolunca gene durur. Bu misali verirken, muhitin tâli olarak kalem üzerine yapması melhuz mukavemet hareketlerine ait teknik varyetelerden bahsetmeye lüzum görmüyoruz. Aslî maddenin yukarıda zikrettiğimiz iki ana vasfına bu realiteyi de ekleyerek deriz ki bizâtihi âtıl ve hareketsiz olan aslî madde, ancak dışarıdan aldığı tesirlerle harekete geçebilir ve bu tesirlerin devamı boyunca hareketini muhafaza eder, tesirler ortadan kalkınca tekrar aynı hareketsiz âtıl hâline döner. * * * Şu hâlde, dünyamızda madde diye gördüğümüz şeyler aslî maddenin kendisi değil, tesirlerle ilk harekete geçtiği andan itibaren almış olduğu çeşitli şekil ve durumdaki hâlleridir. Hâlbuki bu şekil ve hâller; aslî maddede mevcut hareket imkânlarını kullanan dış tesirlerin muhtelif tezahürlerinden ibarettir. Yâni her tesir uyuklayan ve kendi kendine uyanması mümkün olmayan maddedeki hareket kabiliyeti imkânlarından birisini uyandırmaktadır. İşte maddelerin böyle türlü tesirler altında, türlü hareketlere geçerek, türlü hâller almasına, onlarda meknuz bulunan imkânların gerçekleşmesi deriz. * * * Burada mevzuun çok mühim bir noktasında bulunuyoruz. Mademki kâinatın aslî cevheri kendi kendine hareket etmek kabiliyetinden mahrum amorf ve âtıl hâldedir, mademki dıştan tesir almadıkça kendiliğinden hiçbir hareket yapmaya muktedir değildir, o hâlde bu amorf ve âtıl cevherde böyle sonsuz hâl ve şekilleri meydana getirerek çeşitli realiteleriyle koca bir kâinatı teşkil eden bu tesirler nereden gelirler? Ve madde kendi kendine harekete geçemiyorsa onun böyle namütenahi hâl ve şekillere sokulmasının sebebi nedir? Öz madde bilgisine ve maddenin mahiyetine göre bu tesirleri kâinat içindeki maddelerin doğurabileceklerini kabul etmek akıl prensiplerine uymaz. Onları kâinatın dışında mevcut olan hakikatlerde aramak zarureti vardır. Ve aslında durum böyledir. Burada bu hakikatlerin insanlar tarafından ancak sezilebilecek kadarını belirtmekle yetineceğiz. Kâinat dışına ait sezgilerimiz ne kadar zayıf ve kifayesiz olursa olsun, kâinatımızı teşkil eden madde cevherinin evsafı ve oluşları hakkındaki bilgilerimiz bizi, bu cevherin sayısız tezahürlerine sebep olan cevher üstü hakikatlerin mevcudiyeti zaruretini kabul etmeye sürüklemekten aslâ geri kalmaz. İşte insanların ruh dedikleri şey de bu cevher üstü hakikatlerin arasında bulunmaktadır. Şu hâlde ruh, kâinat cevherinin ana vasfı olan atalet ve hareketsizlik hâlinin tam zıddını ifade eden bir mahiyet taşır. * * * Kâinat cevherlerinde ruha ait hiçbir şey yoktur. Ruhta da kâinat cevherlerine ait hususiyetlerin hiçbirisi mevcut değildir. Kâinatımızda ruhun mahiyetinin tasavvuru ve idraki bahis mevzuu olamaz. Çünkü onu tasvir veya tarif etmeye yetecek kâinat maddeleri içinde hiçbir kelime, hiçbir suret mevcut değildir. Ruhun mahiyetini tahlil etmeye çalışmaksızın onun varlığı zaruretini kabul etmek, hakikate en uygun gelen yoldur. Şu hâlde, ruh ile herhangi bir kâinat cevherinin birbiriyle hiçbir cepheden benzerliği, doğrudan doğruya münasebeti, hattâ yakınlığı dahi düşünülemez. Ve bunların birisinden diğerine herhangi bir intikalin, yâni aralarında direkt olarak bir alışverişin vuku bulabileceği mümkün olmaz. Ruhla kâinat cevherleri arasında sonsuz bir erişilmezlik vardır. * * * Bir bedenin içinde veya dünyada veyahut kâinatta ruh diye bir şey yoktur. Kâinatın içinde ne varsa hepsi maddedir. Ve her hâdise, her hâl ve şekil ancak, maddenin çeşitli durum ve görünüşlerinden ibarettir. Ruh, kâinatın içinde değildir. O hâlde nerededir? İç ve dış mefhumları kâinata mahsus realiteler olduğundan ruh, kâinatın dışındadır da denilemez. Çünkü kâinatın dışı, başka bir kâinatın içi demektir. Yâni kâinatın dışı diye boş bir saha yoktur. Fakat bu sözlere bakıp kâinatları birbiri içine girmiş küreler hâlinde tasavvur etmek de hatâdır. Böyle bir şey de olmaz. Esasen böyle, birbiri içine girerek genişleyen küreler şeklinde kâinatları kabul etmek, gene onlara birer mekân tahsis etmek ve o mekânların hudutlarını çizmek olur ki bu yanlıştır. Bittabî bu sözlerin mânâsını ve objektivitesini tasavvur etmek insan idraki ile mümkün değildir. Bunu ancak çok düşünmekle bir dereceye kadar sezmek mümkün olur. Bu sezgiyi verebilmek için bir misal göstereceğiz. Ancak, bu misali de aynen almayıp bir sezgi edinilebilecek şekilde onun üzerinde düşünmek lâzım gelir. Beyaz camlı bir projektörü boşluğa aksettiriniz. Projektör ziyasının beyaz renkli görünüşü muayyen bir madde kâinatı cevherinin imkânları olsun. İşte bu, bütün hakikatleri ile ve realiteleri ile başlı başına bir kâinattır. Şimdi bu projektörün beyaz olan camını değiştirerek mavi yapınız. Bu defa mavi renkli bir projektör ziyası hâsıl olacaktır. Bu da mahiyeti ve imkânları evvelkinden tamamen başka olan diğer bir kâinattır. Burada hatalı bir düşünceye sapmamak için çok büyük bir dikkatle şu noktayı belirtmek gerekir ki mavi projektörden bahsedilirken, beyaz projektörün kaybolup mavi projektörün onun yerine geldiği veyahut iki projektörün birbiri üzerine eklenerek karışık bir ziya mudilesi meydana getirdikleri veyahut da bu iki projektörden birisinin diğeri hesabına zayıfladığı ve değiştiği gibi, gene hep mekânla kaim olan zaruretleri aslâ düşünmemek lâzım gelir. Burada her iki projektör de birbirine karışmadan, birbiriyle hiçbir şekilde alışverişe girişmeden, kendilerine mahsus bütün kıymet ve vasıflarından hiçbir şey kaybetmeden her biri tek başına -sanki kendisinden başka projektör ziyası yokmuş gibi- mevcudiyet arz eder. Bu durumun iyice sezgisine varmak gerekir. Böylece, hiçbir mekân tahsis etmeden iki kâinatın mevcudiyeti sezilebilir. Buradaki projektörler bu mânâda anlaşıldığı zaman birbirinin içinde veya dışında olmadıkları gibi, birbirinin yerini işgal etmiş durumda da değildir. Şimdi, sembol olarak ele aldığımız projektör camlarını böyle iki renkli değil de üç, beş, yüz ve namütenahi renklerde kabul ederek, hepsinin aynı şekilde tezahür ettiğini düşününüz. O zaman, zaman ve mekân mefhumları dışında, kâinat cevherlerinin birbirine karışmadan, birbiriyle hiçbir münasebeti bahis mevzuu olmadan namütenahi mevcudiyetleri hakkında kuvvetli sezgiler elde etmiş olursunuz. İşte hiçbir mekân ve hudut tanımayan bu namütenahi kâinatlar karşısında ruhun durumu bahis mevzuu olunca ona, insanların tâbi olduğu, kâinatları dahi ihata etmeye kâfi gelmeyecek kadar beşerî idrake bağlı bir yer, bir mekân tâyin etmeye kalkışmak hatanın en büyüğü olur. Şu hâlde bu kâinatların hiçbirisiyle doğrudan doğruya münasebeti düşünülmeden, onların cevherlerine en uzaktan bile doğrudan doğruya teması bahis mevzuu edilmeden, bütün kâinatlarla kucaklaşmış gibi onlardan faydalanan ruhlar hakkında, iç ve dış mefhumlarını kaale almaksızın sadece; ruhlar; bütün kâinat cevherleri mefhumunun üstündedir, demekle yetinmek icap eder. Bundan ileri bir sezgiye varmak dünyamız için mümkün değildir. * * * Kâinat bir tane değildir. Kâinatlar sonsuzdur. Ve kâinatların sonsuzluğu mutlak erişilmezliğin bir zaruretidir. Bu sonsuz kâinatların hiçbirisi diğerinin mahiyetini taşımaz. Ve her kâinatın karakteri o kâinatın anası olan esasî cevheri ile taayyün eder. Bizim kâinatımızın esasî veya aslî cevheri, mutlak hareketsizlik ve amorf olan madde hâlidir. Aktif ve tekâmül ihtiyacı olan ruh, pasif kâinatlar için bir gayedir. Yâni ruhlar, davranışlarının akislerini kâinat cevherleri üzerinde göre göre ihtiyaçlarını giderirler. Şu hâlde kâinatlar, ruhların tekâmül dediğimiz ihtiyaçlarına cevap veren sahalardır. Sembolik olarak bunu şöyle ifade ederiz: Kâinatlar, ruhların tatbikatlarına yarayan ve o tatbikatların neticelerini tekrar ruhlara aksettiren, kendi cevherlerine has birer vasattır. Aktif olan ruhlar tekâmülleri için, pasif olan çeşitli kâinat cevherlerinin sonsuz imkânlarını -ihtiyaçları nisbetinde- bilvâsıta kullanarak tekâmül ederler. Ne kâinatlar mevcut olmazsa ruhların bilemediğimiz kendilerine mahsus yüksek ihtiyaçları giderilebilir, ne de ruhlar olmazsa kâinatların hikmet-i vücudu ortada kalır. Bunlar birbirleri ile daima başbaşa yürürler. O kadar ki ikisinin arasında kat’î ve ebedî bir erişilmezliğin mevcudiyetine rağmen, bunlar âdeta birbiri ile sımsıkı kucaklaşmış ve birbirinin içine girmiş gibidirler.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir